1 Mart 2015 Pazar

Birdman


Cahilliğin Umulmayan Erdemi ya da Tam Aydınlanacağım Bir Gülme Geliyor.


Filmin sonları artık Inarritu'nun kamerası tüm dinamikliğiyle uzun planlar boyunca karakterlerinin peşinde iz sürmeye dolu dizgin devam ediyor. Büyük gösterimin ikinci yarısı için kısa bir ara verildiğinde, kalabalık arasında şöyle bir performanslar hakkında bilgilendirilip yükselen kamerayla Riggan’ın camından içeri süzülüyoruz. Nevi şahsına münhasır süper kahramanımız iç aydınlanmasını birkaç sahne öncesinden yaşamış uzanırken oldukça sakin görünmekte, fikirlerine değer verdiği anlaşılan eski karısına daha önce anlatmadığı bir intihar girişiminden bahsediyor. Kendini boğarak öldürmeye karar vermiş okyanusta ağır ağır ilerlerken deniz analarının saldırısıyla nasıl trajikomik bir şekilde kurtarıldığını anlatıyor. Birdman için söylenecek birçok şey olmasına rağmen, bu sahnedeki Riggan’ın hikayesinin; filmin tamamında farklı donelerle de kendini hissettiren sürekli bir zıt ikililik, bir en olmayacak yerlerde kendini ciddiye almama gerçeğiyle sahnenin dramatizmini delik deşik etme (ki Nuri Bilge’nin filmlerinde çok daha farklı bir biçimsellikle ve farklı bir anlatım unsuru olarak aynı mevzunun çok güzel aktarıldığını belirtebiliriz) durumu, senaryonun üzerine kurulduğu bel kemiği gibi.

Gerçek-sahte
Doğal-yapay
Farklı-sıradan
Doğaüstü-normal
Komedi-dram

Filmin içinde işlenen bu ikilemleri biraz açmak gerekirse;



Gerçek ve sahte, doğal ile yapayın iç içe geçmişliği belki de hikâyenin içine en iyi yedirilen unsurlardan. Oyuncuların aktör ve aktris rollerinden; bu rollerin onların hem tiyatro sahnesinde ki, hem doğal hayatlarında ki ilişkilerinin sahnelerinden doğan diyalektik; biz seyircileri her an diken üstünde tutan bir unsur oluyor aynı zamanda. Şöyle düşünüp dururken buluyoruz kendimizi bir an: Şu an Edward Norton mu rol yapıyor? Yoksa Mike Shiner mı? Hikâyenin kendini çokta ciddiye almamasının tekinsizliği de işin içine eklenince durum içinden çıkılmaz hale geliyor. Özellikle iki kadın oyuncu Lesley (Naomi Watts) ile Laura’nın(Andrea Riseborough) Mike’ın Lesley’i oyunun son perdesinde gerçekten birlikte olmaya zorlamasından sonra paylaştıkları sahnede ki kalıp –herşey yoluna girecek, iyi olacaksın, sen başarılısın- sahteciliği ve oyuncuların burada ki sahte performansları bu ikilemin en iyi hissedildiği sahnelerden biri oluyor adeta. Saura’nın gerçekle oyunun iç içe geçmiş hikâye kurgularının hafif bir buğu gibi Birdman’in oyuncularının etrafında da kendini gösterdiğini söylemek mümkün hale geliyor bir bakıma. Son tahlilde bunu oyuncularda ki karakter aşınmalarının bir meslek hastalığı olarak yansıtılması olarak okumak da mümkün belki. Bu açıdan Riggan’ın kızının küçük isyan oyunlarının bir ergen halet-i ruhiyesinden kaynaklı olması ve bu 3 karakterdeki kadar kendini göstermemesi, eski karısının ise Riggan’dan sonra filmin en samimi ve doğal bir karakteri olması da bu diyalektiği güçlendiren öğeler oluyor.
Karakterler ve aralarındaki ilişkiler bir yana, filmde ardı ardına uçuşan gerçek oyuncu isimleri; ve en önemlisi Michael Keaton’un, aynı The Wrestler’ın Mickey Rourke’u gibi; 90’ların Batman’i olmasına rağmen sönen yıldızının hikâyesindeki Riggan’a paralel olarak Birdman’le yeniden parlaması da gerçekle kurulan küçük ve güzel bağlantılar.



Farklı olmak, daha dürüstsen kendini sıradanlıktan kurtarmak bu çağ insanının vazgeçilmez sıkıntısı malum. Film bu meseleyi de nüanslarla güzel bir şekilde işlemeyi başarıyor. Bu mevzuyu ise daha ziyade filmin hergelesi Mike Shiner üzerinden yansıtıyor. Onun süper kahramanımız Riggan’la bu açıdan tadında bırakılmış bir zıtlık oluşturduğunu söylemek mümkün. Ünlü ve ismi iş yapan bir karakter Mike her an egosuna yatırım yapan bir kendine dönük narsist olduğunu ve her türlü edim ve eylemlerinin bu açıdan çok da samimi olmadığını kendi de Riggan’ın kızına hiç gocunmadan itiraf ediyor. Her anını sahnedeymiş gibi yaşayan Mike sahnede de ne yapacağı pek belli olmaz bir imaj çiziyor filmin ilk yarısında. Yalnız hikaye ilerledikçe asıl farklı -ya da ziyadesiyle tuhaf desek doğru olur- kim açık seçik ortaya çıkıyor. Süper güçlere sahip olup olmaması değil  Riggan’ı farklı ve özel kılan, onun edimlerinin Mike’ın tam aksine çoğu zaman talihsizlikle yoğrulmuş ve planlanmamış olması. Ve değerli mi değersiz mi ayrı bir tartışma konusu olsa da samimi bir mücadeleye sahip olması onu ister istemez her iki hikâyenin de baş aktörü kılıyor.



Birdman… İlk duyduğunuz da bir süper kahraman filmiyle karşı karşıya olduğunuzu düşünebilirsiniz belki. Fakat öyle mi değil mi? Riggan gerçekten Birdman mi yoksa bir şizofren mi? Filmin son sahnesiyle bundan asla tam olarak emin olamayarak koltuğunuzdan kalkmış oluyorsunuz. Bu her ne kadar önemli bir ayrıntı da olsa doğaüstü olma ya da normallik durumunun filmdeki asıl gündemi değil.


Sinema- tiyatro, edebiyat diye uzayıp gidecek her bir sanat dalının bayağı veya değerli addedilecek ürünlerinin belirli standartlar üzerinde gruplandırılması malum. İşte Riggan da tam olarak bu ikilemin içinden çıkıp kendini kanıtlamaya çalışan bir aktör-sanatçı paradigması çiziyor. Geçmişte yaptığı bol gişeli ama eleştirmenlerce hafif bulunan Birdman filmleri dolayısıyla, Broadway’de kendi uyarlayıp yönettiği bir tiyatroyla kariyerini yeni baştan ve daha itibarlı bir şekilde diriltme gayreti içinde. Tam bu noktada Inarritu hikâyesini biçimsel olarak bu iki türün arasında tutarak yarattığı ironiyle filmi daha dikkat çekici ve orijinal hale getiriyor. Bu minvalde Nolan’ın 2009’da Dark Knight’la yaşadığı yenilginin içine düşmekten de kurtulmuş oluyor. Ve Oscar’larını kucaklamayı başarıyor. Akademi sezonunu hesaba katmayıp sezon başında vizyona soktuğu süper kahraman filmiyle Nolan, her ne kadar çok iyi kotarılmış ve dört başı mamur bir film ortaya koymuşta olsa, en iyi erkek oyuncu ve en iyi ses miksajı gibi iki yan dal ödülüyle seneyi kapatmak zorunda kaldı. Dark Knight Yılın belki de en iyi filmlerinden biri olmasına rağmen bir süper kahraman filmi olması hasebiyle mi bilinmez Oscar alamama değil ama Slumdog Millionaire o senenin en iyi filmi seçilmişken aday bile gösterilmeme talihsizliğini yaşadı ise de; Birdman tüm bu handikaplardan sıyrılmayı bir bir başararak en iyi film en iyi yönetmen ve en iyi senaryo dâhil olmak üzere 4 dalda Oscar’ı kucakladı.


Komedi ve dramın iç içe geçtiği bir kara komedi tadı Birdman’in soslarından bir sos olarak hikâyeyi orijinalliğe yaklaştıran bir değerli öğesi. Yukarıda da bir kuple bahsettiğimiz Riggan’ın hikâyesinin en duygusal sahnelerinde bile hayatın kusursuz dramatikliğe gelmeyecek o ikircikli yapısı filme başarılı bir şekilde taşınıyor. Bunda en büyük katkı elbette Riggan’ın içine düşmekten kurtulamadığı o talihsiz sarsaklığı. -deniz analı intihar hikayesi sahnesini hatırlarsınız- Özel olduğu için mi Birdman, Birdman olduğu için mi özel ya da sadece kaçık bir eski şöhret mi hikâyenin baş kahramanı bilinmez ama Birdman’i başarılı kılan da tüm bu hengameli ayrıntı ve kavramlar keşmekeşini iyice toparlayarak bir kült olmasa da iyi bir film hikayesi ortaya koyabilmesi belki.


7 Mayıs 2013 Salı

The Pervert's Guide to Cinema





...Bizim için problem olan 'Arzularımızın doyurulması
ya da doyurulmaması' değildir.
Asıl problem arzu ettiğimiz şeyi şu an nasıl elde ettiğimizdir.
İnsanının arzularıyla ilgili olan hiçbir şey doğal ve spontane değildir.
Arzularımız ilkeldir.
Arzu etmek için eğitiliriz.
Sinema size neyi arzu edeceğinizi söylemez.
Sinema nasıl arzu edeceğinizi anlatır.
Sinema en önemli ayartıcı sanattır...




Slavoj Zizek… Ünlü bir psikanalist-filozof ve kültür eleştirmeni bu son söylediğimizi sinema kültürüyle sınırlandırıp ilk ikisiyle etkin olarak birleştirirsek çıktığımız yol bizi ilk olarak şüphesiz The Pervert’s Cinema Guide isimli Zizek belgeseline götürecektir.
Yönetmenliğini Sophie Fiennes’in yaptığı bu belgesel her şeyden çok Zizek-sinema ilişkisinin güzel bir izdüşümünden ibarettir. En başından sonuna Zizek’le ve onun Freud’cu ve Lacan’cı bakış açısıyla dopdoludur. Bilenler bilir ki Zizek’in popüler kültür üzerinden yürüttüğü düşünme deneyimlerini en etkin olarak sürdürdüğü alan sinema olmuştur ve yazarın (Zizek tüm bu düşünce eylemlerini her şeyden önce yazarak ifade eder çünkü) sinemayla ilişkili birçok kitabını da bulmak mümkündür.

Zizek Filmlerle İlgili Analizlerini Genelde Çekildikleri Mekanlardan Bizlere Seslenerek Yapar

Tüm bu ön bilginin ışığında diyebiliriz ki 2 saat 26 dakikalık bir süreye sahip olan bu belgesel; filmlerin sadece “izlemelik” ten ibaret olmadığını bilenler için izlemeye değer bulunabilecektir. Psyco’dan Blue Velvet’e, Solaris’ten Excorsist’e, Persona’dan Dogville’ye birçok önemli filme farklı meselelerin ışığında yaklaşan zihin açıcı okumalara sahip bu belgesel, belirli konularda Zizek’i abartılı bulup fikirlerine katılmayabilecek olsanız da Psikanalist bakış açısıyla film okuması yapmanın güzel bir pratiğe dökümü olarak da bir köşeye kaydedilebilir. Sadece bir film dediğimiz tüm bu birleştirilmiş görüntü parçalarının Erkek ve kadın rolleri, birbirleriyle psikolojik ilişkileri, kişinin bedeniyle ilişkisi, seyircinin filmle ilişkisi ve her şeyden çok realitenin fantezi ve arzuyla ilişkisi meselelerinin kamera hareketlerinden mekânın kullanımına kadar birçok ayrıntıyla iç içe olduğunun bilincinde olan Zizek, belgeselin adında da dürüstçe belirttiği gibi tüm bunları sapkınca da olsa irdelemenin asla yabana atılacak bir davranış olmayacağını kanıtlayabilmektedir.

Şimdi de Psyco'nun Setindeyiz, Norman Bates'in İdinde

 Etrafımızın tüm bu görsel ve işitsel materyallerle en çok sarılıp sarmalandığı böyle bir çağda, film izlemenin öğrenilmesi ve titizce irdelenmesi gereken bir mesele olduğu herhalde ki şüphe götürmez bir yerde durmaktadır. Ama Zizek’in de ifade ettiği gibi “gerçeğin ne olduğundan çok, gerçeğin içinde ne yattığını merak ediyorsanız eğer sinemaya bakın.”

The Pervert's Guide To Cinema'nın Fragmanı


25 Nisan 2013 Perşembe

Aguirre Wrath Of God



Ben büyük bir vatan hainiyim.
Benden büyüğü olamaz!
Firarı düşünenler 198 parçaya
ayrılacaklar!
Ardından duvar boyası haline
gelinceye kadar çiğnenecekler.
Her kim bir mısır tanesi fazla yer
ya da bir yudum fazla su içerse
155 yıl kilit altında tutulacak!
Eğer ben, Aguirre, kuşların
ölüp, ağaçlardan düşmelerini istersem
kuşlar ölüp, ağaçlardan düşecekler.
Ben Tanrı'nın Gazabıyım!
Bastığım yer, beni görür
ve titrer!
Fakat beni ve nehri her kim izlerse,
muazzam zenginlik kazanacak.
Ancak, firar edenler...





           1500’ler Amerika kıtası, coğrafi keşiflerle sayıları gittikçe artan konuklarını ağırlamakta. Aguirre’ninde bir ilham kaynağı olarak sıklıkla bahsettiği gibi Meksika keşfedilmiş. Herzog’un kamerasının muhatabı küçük grubumuzun kızıl elması ise El Dorado adında altın zengini olduğu belirtilen bir şehir ve onun fatihi olma şerefi.
            Filmin konusunu bu kadar resmi ve gerçek olaylara sadık kalınmış gibi açıklamış olsak da aslında filmin gerçek olaylardan esinlenmesine rağmen bundan ötesini de yapmadığını eklemek yerinde olacaktır. Örneğin dış ses anlatımıyla olayın onun günlüklerine dayandırıldığı rahip Gaspar de Jalvacal bu tarihlerden çok önce bölgeye gitmiş aslında.

Filmin hikayesi 1500'ler Amerika kıtasında geçmekte.

            Filmin başında ki Kızılderili kölelerden ve İspanyol askerlerinden oluşan grup arazinin zorluğu dolayısıyla keşif için daha küçük bir gruba ayrılmak zorunda kalıyor ve asıl hikâyede bundan sonra başlıyor. Grubun komutanlığı Don Pedro de Ursua’ya verilse de; asıl kahramanımız Don Lope de Aguirre bu küçük grupta etkinliğiyle Ursua’yı saf dışı bırakarak egemenliği ve istediğini yapmak için gerekli olan gücü eline alıyor. Zaten tüm bu film evreni içinde asıl anlatım nesnesi de Aguirre’den başkası değil bir bakıma. Hikâye inşasını tamamlamış ve seyircisini atmosferine aşina kılmış film, bundan sonra asıl meselesine odaklanıyor gibi: Aguirre’ye…

Aguirre amaçlarını gerçekleştirmek için ilk Ursua'yı saf dışı bırakıyor.

            Herzog’un sonraki birçok filminde de beraber çalışacağı Klaus Kinski tarafından canlandırılan Aguirre, en kısa ifadesiyle; aşırı rahatsızlık verici rahatsız bir karakter. Sarı saçları ve mavi gözleriyle soğuk ve tekinsiz dış görünüşü, tuhaf jest ve mimikleri ve de en önemlisi kendini açtıkça tüyleri ürperten fikirlerinin peşinden her şeyi ezip geçebilecek kişiliği… Grubun ayrılmasıyla kısa bir sürede yönetimi ele alan Aguirre asıl amacına: El Dorado’ya ulaşmak için gerekli olan yolculuğu başlatıyor. Filmin açılış sahnesinde daha en başından vurgulanan doğanın zorlayıcı koşulları ile yerlilerin ara ara grubumuza vermiş olduğu rahatsızlıklar herkesi canından bezdirecek hatta son kertede aklını yitirtecek bir noktaya sürüklerken; sadece Aguirre’yi ve sahip olduğu amaca iradi bağlılığını hiç ama hiç etkilememektedir. Aşırı megaloman kişiliği, topluluğa ara ara verdiği tüyler ürpertici nutuklar dışında pis işlerini yaptırdığı Perucho’ya verdiği emirlerde de aşırı bir edebileştirmeyle zemin bulurken; kişiliğinin rahatsız ediciliğini sağlayan saç ayaklarını şu şekilde sıralayabiliriz:

Aguirre tüm film boyunca irite ediciliğini koruyor.


Amaca giden yolda her şeyin mubah sayılması ve tereddütsüz uygulanması.
            Amaca hizmet etmeyecek bir şey canlı bile olsa asla dikkate ve değere tâbi olmaması (ki burada Aguirre’nin duygusal bir değer biçtiği kızının bile filmin sonunda söylediklerinden anladığımız üzere gözünde ki değeri mutlak amacıyla ilintilidir.)
            Kati bir irade, keskin bir zekâ ve üstün bir kabiliyet (bir kabiliyetsiz veya aptal yeterince güçlü olamayacağından şüphesiz ki rahatsız olmaya değer bulunmazdı.)
            Ve tüm bunları sarıp sarmalayarak bizi etkisi altına alan ruhsuz çılgınlığı.
           
            Sonuncusu öylesine baskın ki üçüncü maddede saymış olduğumuz özellikleriyle bir deha olarak addedilebilinecekken bu baskınlık kesinlikle onu çılgın kategorisine yerleştirmektedir. Bu yargıya destek olarak tuhaf vücut dilinin belirtilmesinin bile yeterli olacağı kanaatindeyiz. Tam burada Aguirre’ye kabuğunu ödünç veren Klaus Kinski’den de bahsetmek yerinde olacaktır. O dönemin en ilginç aktörlerinden biri olan Kinski, fevri ve çılgın kişiliğiyle kabul ettiği filmleri yarıda bırakmasıyla ünlüyken birçok yönetmenin onunla çalışmaya cesaret edemediği bilinen bir gerçek. Yönetmeninin de çok makul olmadığı, set koşullarının ise bu kadar zorlayıcı olabileceği bir mekânda çekimi yapılan böyle bir filmde ise problemler yaşanmadığını söylemek çok mümkün değil ki öylede olmamış ve efsaneleşen zorlu çekim maratonuyla Aguirre Wrath Of The God bir kült olmayı başarmıştır. Halefi olarak nitelendirilebilinecek Apocalypse Now’da (Coppala, Apocalypse Now filminde Aguirre Wrath Of God’dan ilham aldığını belirtir.) hem film içeriğinde hem çekim sürecinde selefini takip etmiş ve bir efsaneye dönüşmüştür.

Apocalypse Now, Aguirre Wrath Of God'un etkilediği önemli bir filmdir.

            Aşırı dominant ve diktatörlüğü de aşan yöntemleri, Kızılderili’lere verdiği değerle ispat edilen ırkçı prensipleri, arî ırk yaratma ideali ile Aguirre bir Hitler portatifi olarak da yorumlanabilmiş iken tüm bunların katkısıyla sinema tarihinin en uçuk, en sağlam ve en çarpıcı karakterlerinden biri olarak nitelendirilebilinir.


   Filmin Fragmanı

             


Filmin En Etkileyici Sahnelerinden Biri






19 Nisan 2013 Cuma

Killing Them Softly- Jackie





            Soygun sonrası; garabet, yağmurlu bir hava, tekin olmayan bir arazi.. arabadan inen ilk kertede sadece ayakkabılarını görebildiğimiz siyahlı bir adam. Yerler yağmurdan çamur içinde. Adam ilerlerken bir süre daha ayaklarını göstermeye devam ediyor kamera ve tamamen istem dışı bekliyoruz, fakat adamımız oldukça dikkatli ve paçalarını çamura bulaştırmadan yürümeye devam.. Kamera yukarıya doğru çıkıyor ve bizde Jackie’yi takibe devam ediyoruz. Elinde ki gazeteyi kendine kalkan yapıp alabildiğince yağmurdan korunmaya çalışarak ilerliyor, ilerliyor ve bir arabanın kapısını açarak içine giriyor.

            Jackie ile ilk kez karşılaştığımız bu sahne film ilerledikçe daha anlamlı hale geliyor ve onu tanımak için barındırdığı ipuçları birer birer kendini açıyor. Daha sonra bu sahneye tekrar döneceğimizi belirterek kısaca filmden ve onun olay örgüsü bağlantısında sabırla tasvir ettiği karakterimizden bahsetmek yerinde olacaktır.

            Kibarca Öldürmek en temelinde bir suç hikâyesi; işlerinin ehli ağır Amerikan ağabeylerinin örtülü kapılar arkasında yaptıkları küçük iş toplantıları ve bu toplantılar sonucunda patlayan silahlar silsilesi hikayemizin aksiyon dönemeçleri. Elbette türünün diğer örneklerinden ciddi şekilde ayrıldığı yönleri de bu filmi farklı kılan en önemli özelliği. Her şeyden önce bu film janrın tüm klişeleriyle anlattığı ana hikâyesini bir arka plan olarak kullanarak ayrıntılara inildiğinde açık açık ekonomik kriz içinde ki bir ülkenin; daha ötede kapitalist bir sistemin bilinçlerini şekillendirdiği kişilerden oluşan bir ülkenin tasviri. Jackie’de işte bu ülkenin ve şartlarının ürettiği toplumunun içinde yaşayan organik bir parçası fakat ilginç bir parçası…

Russel filmin ilginç karakterlerinden bir tanesi


            Onu ilginç kılan her şeyden önce etrafını saran tüm bu şartların alttan alta farkında olması ve tüm bu farkındalığıyla birlikte oyunun kurallarına göre kusursuzca ve soğukkanlı bir şekilde kendini konumlandırması. Yukarıda kısaca bahsettiğimiz bu suç dünyasının bir iş dünyası; Jackie’nin de masanın kurallarına haiz bir iş adamı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu dünyanın her bir aktörü yer ve zamanı geldikçe hamlelerini yapmakta ve bu hamlelerin bazıları ise suç ile işin sınır çizgilerini oluşturmaktadır. Jackie’nin görevi işte tamda bu kritik çizginin gerektirdiklerini yapmaktır. Yaptıranlar dâhil tüm o masanın sakinleri bu kritik çizginin tüm vicdani sorumluluğunun getirdiği kekremsi tadı kaldıramıyor olmakla birlikte işlerinin kârından da ödün veremeyerek düşe kalka ilerlerken Jackie tüm bu vicdani sorumluluğun kendi içinde ki muhakemelerini yapmış ve yükünü omuzlarından atmış ilerlemektedir. Bu minvalde bakıldığında onun ki ne alelade bir profesyonellik ne de bir psikopatın hastalıklı soğukkanlılığı gibi gözükmektedir. Peki onu bu iki rolden ayıran tam olarak nedir? Evet Jackie işini yaparken tam bir profesyoneldir. Tüm ihtimalleri hesaplayıp, çıkan her türlü sorunu tecrübesi ve soğukkanlılığıyla halletmektedir. Tüm profesyonelliği içinde bu adam işinin vicdani yönünü hiçbir şekilde inkâr etmemektedir. Fakat filmin sonunda yaptığı konuşmada da belirttiği gibi onun yükünü de hiçbir şekilde hissetmemektedir. Ancak bu duruşu bir inkar ve kaçıştan ileri gelmemekte aksine zihinsel ve kalbi olarak tüm bu kokuşmuş toplumun üzerine yapılmış gözlemlerle bu iş dünyasını bir suç dünyası haline getiren o çizginin en pis görevini bulduğu cevaplarla kusursuz bir şekilde yerine getirmektedir.

Jackie işinde oldukça titiz ve tecrübelidir


            Jackie bir psikopatta değildir çünkü tüm bu karmaşık dünya sakinleri içinde hem onlarla hem diğer insanlarla ilişkisi göz önüne alındığında en düzgün en dengeli duran kişide yine Jackie’nin kendisidir. Filmin son sahnesinde avukatla yaptığı konuşmada (…  Trying to be nice to you … Sure, I'm a nice guy. I like to make things easy on people... do people favors now and then.) kendisi de bunu dile getirmektedir. Örneğin diğer tetikçi Mickey her an kavga çıkaracakmış gibi asabi bir ruh haliyle, sürekli içip taşkınlık yapma meyilyle çevresindekilere tekin olmadığını hissettirirken Jackie öylesine dengelidir ki hiçbir gereksiz ve aşırı hareketini göremezsiniz. Veya henüz bir yeni yetme olan Russel neredeyse hiç ayık gezmemek de, işlerini el yordamıyla ve hep kıl payı bir şansla halledip iğrenç kıyafetlerle etrafta dolanırken; “evet ben toplum içinde sorunlu bir kıymığım” diye adeta bağırmaktadır.

Son kertede Jackie'nin kendini  tam olarak açtığı kilit bir sahne


 Jackie işinde iyidir. İnsan ilişkilerinde de öyle. Ne açıdan bakarsanız bakın konu mesleği olduğunda güvenebileceğiniz “düzgün” biridir. Evet düzgün biridir; ama iyi bir insan değildir. Zaten bu onun çokta umurunda gözükmemektedir. Örneğin hakikaten filmin belki de en naif bir karakteri olan Johnny’i öldürürken ve öncesinde onu kandırırken eli yada dili hiç titrememiştir.
 Evet son kertede adamımız; içinde bulunduğu tüm bu pisliğin farkında olan ve işini “kibarca” yapıp üzerine hiç kan bulaştırmamaya çalışan sorumlu bir iş adamından başka bir şey değildir. Tıpkı ilk sahnede ki yağmurlu havada, tekin olmayan o arazide, arabadan inip paçalarına hiç çamur bulaştırmadan alabildiğince az ıslanmaya çalışarak ilerleyen; yüzünü göremediğimiz siyahlar içinde ki adamımız gibi...



3 Eylül 2012 Pazartesi

To Livadi pou dakryzei/Ağlayan Çayır'dan











Last night I dreamed that we set off together
to find the source of the river.
An old man led the way.
As we walked on,the river became smaller
and broke up into a thousand small streams.
Suddenly, high above
under the snow-capped peaks the old man showed us
a piece of land with wild grass in a shady and damp place.
Every blade of grass held little drops of dew
that fell every so often on the soft earth.
“This meadow,” said the old man, “is the source of the river.”
You reached out and touched the wet grass.
When you raised your hand a few drops rolled down
and fell on the earth like tears.





Dün gece rüyamda birlikte nehrin kaynağını bulmak için
yola çıktığımızı gördüm.
Yaşlı bir adam yolu gösteriyordu.
İlerledikçe nehir giderek küçüldü ve küçük derelere bölündü.
Aniden çok yukarılarda karla kaplı dağların üstünde
yaşlı adam bize yaban otlarının bittiği
gölgeli ve nemli bir toprağı işaret etti.
Her çim yaprağı bir parça çiğ tutuyordu.
Ve hepsi bir süre sonra çiğ damlasını yumuşak toprağa bırakıyordu.
"Bu çayır" dedi yaşlı adam, "nehrin kaynağıdır."
Sen uzandın ve ıslak çimlere dokundun.
Elini kaldırdığında birkaç damla yuvarlandı.
Ve gözyaşları gibi toprağa düştü.


ALEXIS




15 Ağustos 2012 Çarşamba

Dövüş Klübü'nden






BİZLER TARİHİN ORTANCA ÇOCUKLARIYIZ
BİR ACIMIZ YOK
NE BÜYÜK SAVAŞI NE DE BÜYÜK BUHRANI YAŞADIK
BİZİM SAVAŞIMIZ RUHANİ BİR SAVAŞ
VE BUNALIMIMIZ KENDİ HAYATLARIMIZ



We’re the middle children of history.
No purpose or no place.
We have no great war. No great depression.
Our great war a spiritual war.
And our depression is our lives.


TYLER DURDEN



son söz;
…Mazi ve istikbal taraf taraf uçurumdur.
Hararet ve su benim yatağım ve yastığımdır.
Yanmak ve boğulmak işte benim ayinim…


…Arz, kayalar, denizler hatta parlak yıldızlar ve ilahları ve emelleri ve dehası veya bunaklığıyla beşerin ruhu cümleten bütün asumanın göğsünde yok olmaya mahkumdur…




11 Ağustos 2012 Cumartesi

Dark Shadows


Tim Burton Tim Burton Olalı Böyle Film Çekmedi...




1966-72 yılları arasında çekilmiş ve seyircileri ekrana bağlamış kült bir dizi; Dark Shadows… Beyaz perdeye uyarlanma fikri gündeme gelince “peki bu işi kim en iyi başarır?” sorusuna verilecek kâğıt üzerinde ki en olabilitesi yüksek cevaplardan biri hiç kuşkusuz ki Tim Burton olurdu ki öylede oldu. Malum olduğu üzere vampirler, cadılar ve gotik unsurlarla bezeli bir atmosfere dayalı Dark Shadows’un profili Tim Burton’un filmografisiyle referans gösterilebilinecek birçok ortak unsur barındırıyor. Hal böyle iken ortaya çıkan ve tabağa gelen hiçte malzemeyle aşçının maharetinden bekleneni vermiyor ve ne yazık ki Tim Burton çektiği filmlerin belki de en kötüsü diyebileceğimiz bir halkayı filmografisine ekliyor.
                Barnabas Colins; bölgenin en zengin ailesi Colins’lerin yakışıklı ve çapkın oğlu. Daldan dala konup umarsızca kalp kırarken oyuncaklarından biri olarak gördüğü Angelique’in kalbini kırmasının bedelini ağır ödemek zorunda kalacaktır. Gerçekten sevdiği tek kadın Josette’in ölümüyle başlayan ve kendisinin bir vampire dönüşmesiyle devam eden lanetli kaderi Angeluqie liderliğinde kasabalının onu bir lahite hapsedip diri diri gömmesiyle noktalanmış gibi görünse de asıl hikâye bundan sonra başlar. 300 yıllık uykusundan bir kazı çalışmasının vesilesiyle uyanan Barnabas ne kasabayı ne de Colinwood’u hiçte bıraktığı gibi bulamayacak; 300 yıl sonra ki akrabalarıyla olan tuhaf ve komik ilişkisi bir yana azılı düşmanı Angelique’le olan mücadelesi de bu yeniçağda devam edecektir.

300 Yıl Sonra Uyanan Barnabas, Ne Colinwood'u Ne Kasabayı eskisi gibi bulamaz


                1700’lerde başlayan hikâye 1970’lerde devam ediyorken; bu iki dönem içinde titizce üzerinde durulmuş kostüm ve sanat tasarımı filmin tek başarılı unsuru belki de. Karakterlerin ince ince üzerinde durulduğu belli olan kostüm tasarımları keşke senaryonun karakter tasarımı sürecinde de böyle güzel sonuçlar ortaya çıkarsaydı diyor insan. Ve filmin hem 700’ler hem 70’ler için ortaya konan şaşalı dönem atmosferinin verdiği tadın bir benzeri de keşke senaryonun genel dramatujik koca delikleri doldurularak soyut bir bağla izleyicileri sarıp sarmalayabilseydi… Ama olamamış işte ve ortaya “olmamış” bir film çıkmış haliyle.
1245 bölümlük bir dizinin 113 dakikaya birebir sığdırılmasını bekliyor değiliz yalnız hikâyede ki “ben yazdım oldu” saçmalıklarını da Tim Burton hatırına sineye çekmek sinema sanatına açıkça vefasızlık olur. Bir kez sahilde beraber yürüdüklerini gördüğümüz Barnabas ve Victoria karakterleri hemencecik birbirine âşık olurken; ailenin edepsiz kızı Carolyn’ın tam ihtiyaç duyulan anda bir kurt kadına dönüşmesi de hiçbir önsezi hissettirilmeden Angelique’in ağzından verilen zavallı bir açıklamayla geçiştirilebilinecek gibi değil. Bir Tim Burton sever olarak şunu itiraf edebilirim ki filmlerinin genelinde onları eşsiz ve değerli yapan ”Büyük Balık hariç” hiçbir zaman sağlam bir temele dayalı senaryo yapısı olmamıştır ve hatta senaryolarında ki ufak eksiklikler ve hatalara rağmen Burton’un filmleri sevilesidir; çünkü filmlerinde tuhaf bir adamın, samimi iç dünyasının, orijinal çağrışım ve esintileriyle ortaya kendine has birer atmosfer barındıran yapımlar çıkar ve bunlar Burton’u Burton yapar. Ama Dark Shadows, içinde ne Burton samimiyetini, ne kendine has atmosferini ve yaratıcılığını barındırmamakla birlikte, daha öncede bahsettiğimiz eksiklik ve hatalarıyla vasatın altına düşüyor. Alice In Wonderland’da da amiyane tabirle “stüdyo ısmarlaması” kokusu kendini hissettiriyordu ve Alice’de iyi bir film olmayı başaramıyordu ama Dark Shadows basbayağı kötü bir film.

Burton'un Bir Önce ki Filmi Alice In Wonderland'dı.


                Ayrıca içerik okuması olarak küçük bir anekdot: Kapitalist Barnabas’ın sırtını sıvazlayan ve köle doğan Angelique’in mücadelesini bir kötü ambalajına dahi ihtiyaç duymadan alenen yanlışlayan filmle; bir Hollywood yönetmeni olan Burton’u açık açık bunu amaçladığı söylemiyle suçlamasak bile; onun bu ikircikli ve hastalıklı düşünce yapısının, rutin fikir genetiğine oturmuş onlarcasından biri olduğunu vurgulamamıza da engel olmayacağını belirtmek isteriz.